25 Nisan 2019 Perşembe

UYUMSUZ MEKTUP

                                         "sevgiliye"
         Bakışların, kitabın orta yerinden. Ortadan başlayan bir kitabın en orta başından. Bakışların sıralı. Ama hiç sıradan değil.
         Bu beni öldürür mü? Neden sıradan bakmıyor diye düşünmüştüm ortasındayken kitabın. Hani her şeyin en başında. Ya da ortasında. Aslında her nereye dönükse bakışların, ruhumun tam ortasında. Ya da başında. Utanmadan iltifat ediyorsun bir de, hani sanki bakışların kitabın ortasından değilmiş gibi. Etmesen ne olacak ki? Ama ediyorsun bile. Ediyorsun işte.
         Kitabın ortasında der ki; "gidecek olursan, zamanı yanına al. Tek lanetin yaşlanacak olman olsun. Zamanı götür beraberinde, sen yokken gerekmez."

         Demiştim ya, o kitap aslında ortadan başlıyor. Gidebilmenden. Senin kelebekleri çok sevmenden. "İyi ama kelebeklerin kanatları var!" demem korkuyla irkilip, kelebek olma isteğinden.

         Peki bu durumun bir çözümü olabilir mi? Olabilir elbette. Yedek kanatları da olabilir bir kelebeğin, hem ömrü de uzamış olur belki.
         Derken, kitaba dönüyoruz: "Bir kelebeğin kısacık hayatı, sadece kelebek olmayanlara güzeldir." Hem sana bir sır vereyim mi? Her kelebek tırtıl halini özler. Hem de çok. Köklerini ruhundan ayırmak zahmetli olmayabilir kimi zaman ama sonrası hep özlemektir. Hep annesizlik.
         Bir kelebeğin karakterini bilemez ki insan? Kanatları güzel ve süslüdür, renklidir, narin narin uçar, çiçeklere filan konar kelebek. Peki ya kelebek aslında öküzse? Biliyor musun, General Carl Vaşak Dokuzyılsavaşları'nın Kongo mitolojisinde öküz gibi boynuzları olan ama kelebek gibi kanatları olan bir iguana vardır. Bilmiyor musun? Yok zaten, bunu şimdi uydurdum.
          Serçelere daha çok benziyorsun sevgilim. Sen kelebekleri boşver. Serçenin telaşlı halini düşün. Hem de ürkek. Bir de şirin mi şirin. Hah, işte öyle bir serçe, kitabın tam başında, açık bir pencerenin önündeki dala konmuş. Tam körük gibi inip kalkan göğsü hafiflemiş ki, kafesin içinde kendisine şaşkınlıkla bakan bir muhabbet kuşu görmüş. Muhabbet kuşu, serçeye "bakan" halde olduğu için tabii, muhabbet kuşu da serçeyi görmüş. Görüşmüşler yani. (Obsesifos sen bir dur şimdi. Hiç sırası değil.)
Neyse bunlar birbirlerini görmüşler efendim, serçenin göğsü yine körük gibi inip kalkmaya başlamış. biraz konuşmuşlar. Muhabbet kuşu, cevizden oymalı, pırlanta parmaklıklı, altın tünekli kafesinin içinde durmuş, meraklı serçeyi şöyle bir süzmüş ve küçücük yüreği büyümüş birden. O yüreği de dile gelivermiş, serçeye sormuş:

          -Nabüsün be topraam? Kolları sıvajlamıjsın ava mı sıcak?
         (ne var lan, illa şekspir mi cikcikleyecekti muhabbet kuşu, trakyalı olamaz mı yani.)

          Bunu duyan serçe kendisinin bile beklemediği bir şey yapmış. Uçmuş gitmiş birdenbire.Korkudan mı, heyecandan mı, sevinçten mi yoksa hıyarlığından mı? öhm.
Serçenin hem özgürce hem de umarsızca uçup gitmesinin ardından muhabbet kuşu saraylara denk kafesinde, onun gerisinden sadece bakabilmiş. Gagasında da acı bir tebessümle demiş ki;

          -asktir beya! gitti resmen.
        Sonra serçe geri gelmiş ama. Zaten gelmeseymiş hikaye de masal da olmazmış hiç. Ne o zaten öyle serçe cart diye gidiyor masal da burada bitiyor. Peh.

          Zaten olay örgüsünde pek bir şey yok. Sen serçenin de renginin masmavi olduğunu bilsen, asıl o zaman şaşırırdın. Muhabbet kuşu da turuncu.

          Renk de bir yere kadar aslında. Asıl mesele muhabbet kuşunun serçeye söylediği şarkıymış:

            rüzgar alıp götürür mü
            o hatıranı yanımdan
            aşk ayağına dökülür
            kurumuş dudaklarımdan
        


           Kitap da şöyle söyler:

    

       "O bir lilyum. Başkası olamaz. Çünkü sonunda kendiliğinden -aitlik- eki var.."